Hayallerim ve ben

Hayallerim ve ben

1952 yılı Şanlıurfa doğumluyum.Edebiyat ve Türk Sanat Müziği -yapabildiğimce- uğraştığım sanat dallarıdır. Hayallerimin iç dünyama yansımalarını elden geldiğince ve olanca renkliliğiyle siz ziyaretçi dostlarıma aktarmak dileğiyle bu sayfada olacağım sağlığım elverdiği müddetçe inşallah.

HATIRALAR SİYAH-BEYAZ

10/5/2009

"Şaban Çuman'ın esiniyle"


Bir bakmışsınız, çokça hüzün, ya da buruk sevinçleri yüklenip teklifsiz gelivermişler onca yıl ötesinden, saniyeler içinde. O uzun yaşanmışlıklar, kısacık anlarda billurlaşmış.

Anılar… Gençler hayallerinin izini süredursun, hani yaşlıların zaman zaman sığındığı uzak, yakın hatıralar. Her ne kadar, mazimiz akraba ve dostların varlıklarıyla anlam kazansa da, hayatımıza ötelerden karışıp, hayal ve duygularımıza yön veren insanlar da olmuştur. Onlar, yaşantıları ve imrendiren meslekleriyle toplumun ilgisini çeken, tanınan kimselerdir. Eski fotoğraflarının yanı sıra, siyah beyaz sinema filmleriyle günümüze ulaşabilmiş, bir zamanlar gündem oluşturmuş, sevgi ve hayranlığımızı kazanmış düş ülkesi insanları. Sözün vardığı bu noktada, eski Yeşilçam filmleri ve birçoğu sonsuzluğa uğurlanmış sinema yıldızları hakkında olacaktır bahis konumuz.

Film müzikleri, oyuncuların çınlayan, metalik tonlu seslendirilmeleri, fondaki İstanbul görüntüleri; hep birbirlerini andıran, yineleyen bir akış izlerdi. Jenerikte isimleri sunulan teknik ekip bile, neredeyse değişmeyen kadrosuyla izleyicilerin tanışıklığını kazanmış denilebilirdi. Oyuncunun akan kanı siyah görünür, klişe sahneler hafızalarda benzer hatırlayışlar uyandırırdı. Teknik yetersizlikler ve belli sınırları aşamayışlar, kısıtlı bir bütçeyi akla getirirdi. Ama günümüzden bakınca, o dönemleri yaşayanlar için sımsıcak duygu ve özlemle hatırlanan filmlerdi hepsi de…

Belki kopyaları bile kalmamıştır. Televizyon kanallarında gösterilen o geçmiş zaman filmleri arasında hiç rastlayamadım çünkü. Hafızamda iz bırakmış bazı sahneleriyle, anılarımdaki yerini hiç terk etmedi Ayşecik filmleri. Türk sinema seyircisi, afacan, sevimli ve bir o kadar da akıllı küçük kızı ilk görüşünde sevmişti zaten. Sinemaseverler, onun filmlerindeki hüzün ve neşeyi içten bir gerçeklik sanısıyla, kendi duyarlılıkları ölçüsünde, adeta düşsel bir serüven gibi yaşamışlardır.

Yardımcı oyuncular, figüranlar, dublörler vardı, şimdi de olduğu gibi. Her hikâyede yerini almış, hayallerinin odağına sanatı ve şöhret olabilme emelini koymuş umut sahipleri. İyi ya da kötü karakterleri tüm duyarlılıklarıyla canlandıran o ezik insanlar. Hep arka planda, ama onlarsız sönük ve anlamsız kalacak olayları bütünleyen mütevazı rolleriyle. Oynadıkları her sahne, kendi hayat ve kaderlerinden belgeseller olarak izlenmelidir diye düşünmüşümdür hep. Beyaz perdeye yansımış o hayat izleri, onların gerçek yaşamlarıyla birebir örtüşen gerçeklerin sadakatini taşımışlardır soluk renklerinde. Hüzün yabancı durmamıştır o yüzlerde. Vefa, fedakârlık ve insan sevgisi onların rollerinde daha bir unutulmaz olmuştur.

Güvencesizlik ve maddi sıkıntıların gölgesinde nice dramlar yaşanmış. Vefasızlık gerçeğini kabullenmekten başka çaresi olmayan nice hayatlar bu sahneden gelip geçmişler. Suphi Kaner’ in intiharındaki hüzün, anılarımda, zamanın unutturan etkisine karşı hep direnmiştir. Gerçek hayatında taşlanmasına neden olacak kadar inandırıcı oynadığı kötü rollerinden şikâyetçi olmamış bir Erol Taş burada nasıl anılmaz! O haksız kinlenişin sahibi insanlara,

siz bana taş değil, ekmek atıyorsunuz” deyişini bir televizyon programında bizzat kendisinden dinlemiştim. Kanlar içinde kalışına karşın, maddi anlamda emeğinin karşılığını alamamasının acısı daha inciticiydi oysa.

Hatıralara değen bir kuş tüyü hafifliğiyle, hızlı bir yad ediş oldu bu yazım. Bana akran olan okuyuculara o günleri hatırlatacak bir atmosferi oluşturabildiysem mutluluk duyacağım.

 

Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

YAZMAK ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER

7/4/2009
Kategori: Edebiyat

Ne içtimai mevkide, ne servette gözüm var, tek ihtirasım güzel şiirler söylemektir. Yeryüzünde türküler söylemekle iktifa edeceğim.

Günümüz hayat şartları ve beşeri arzular bakımından düşünüldüğünde, inanılması güç bir feragati dile getiren bu sözlerin sahibi, Cahit Sıtkı Tarancı’dır. Böyle bir düşünceyi benimseyebilmek her ne kadar kalender bir gönül sahibi olmayı gerektiriyorsa da, sanatçı duyarlılığının varabileceği nokta ancak burasıdır. Çünkü sanat, varlık sebebini paranın kudretine değil yeteneğin gizem ve bereketine borçludur.

 Farklı bir ruh hali, engin bir sabır, azim ve inançtır yazmanın mayası. Harfler, kelimeler ve cümlelerin nabzını hissedebilmek, hayali yaşantılarına ortak olabilmektir. Hayatın sahiciliğine hülya değirmeninden su taşımaktır… İnanmak ile kuşkudan kurtulamamak hallerinin bir türlü yenişememe ikilemini sürekli yaşamak, hep, iki arada kalmaktır. Zihinlerde belki bir ikinci defa belirmeyecek, duygularda tekrar yaşanmayacak olanların resimleştirilmesi, renklendirilmesi, seslendirilmesidir.

Yazmak, çaresizliğin bile kalem gücüne nasıl yenik düşürülebileceğinin göstergesi hatta ispatı olmuştur yeri geldiğinde. Bir öyküsünde, yazmasam deli olacaktım cümlesiyle; sarıldığı son çareyi içtenlikle vurgulayan, bir yandan da içinde teselli barındıran bir söylemi dillendirmiştir Sait Faik. Ancak, isyanına kâğıt ve kalemini ortak edip, okurunu da bu olaya tanık tuttuğunda bir nebze huzur bulabilmiştir. Zaten bu hassasiyet nedeniyle kısıtlı bir gücün, cılız bir sesin, bir acizlik halinin inadına o soylu direnç kaleme gelebilmiştir. Başka türlü; doğruluktan, inançtan, insani değerlerden güç alan bir yazarın adaletten yana olan tutumu, nasıl bu denli hafızalarda yer edebilirdi? “Yazmasam” kaygısı yazarın gönlüne düşmese idi; bir dolu yaşanmışlık, unutulma ya da önemsenmeme gerçeğine nasıl bu kadar direnebilir, sayfaların geçmiş zaman aynasında, her okunuşta yeniden, nasıl canlanıverirdi?

Diğer yandan, kimilerine çekici gelen, hayallerine hep yakın duran, çoklarına da titiz yüzünü göstermeyen bir kavramdır yazmak. Bu yüzden olsa gerek, bazılarının, çok rahatlıkla üstesinden gelinebilir sandığı, ciddiyetini pek idrak edemediği cazip bir uğraşı alanıdır. Mavi boncuk dağıtmakta oldukça cömert bir esin perisi, onların, her zaman pek yakınlarındadır. İçini dökebilmek, derdini paylaşabilmek ya da bilgi ve yeteneğini kanıtlamak isteyen bu insanların iç dünyalarını yansıtma çabalarının kolay ulaşılabilen aracıdır kalem, kâğıt ya da yazı klavyesi… Listesinde yüzlerce yazıların arşivlendiği nice blog sayfaları, kabarık tıklanma sayıları eşliğinde internette arz-ı endam etmekte, edebiyat sahnesi şair ve yazarlarla şenlenmektedir.

Bir de bu aldanışlardan kendini uzak tutabilmiş insanlar vardır. Yazmaktan önce bilgeliğin hayat damarı olan okuma ve düşünmeyi ilkeleri arasına almış, ne yaptığını bilen kimselerdir onlar. Bir yazıda saklı olan ruhu, kendine özgülüğü ve yazarının cümlelere karışmış varlığını sezebilirler. Sadece doğru kullanılmış yazım kurallarının, bir edebi metne sıcaklık, hatta kişilik katamayacağının şuurundadırlar. Onlar yazının, yazı da onların dostlarıdır artık.

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

MİM KONUSU

3/4/2009

Değerli yazı dostlarımızdan Hülya Hanım, sağ olsun, beni de düşüncelerinden ırak tutmayıp, mimlemiş. Blog sahasında teknik kullanım olarak fazla bir bilgi ve deneyimim yok. Kendi blogum da bu yüzden sadece yazı sunumu vazifesi gören bir arşiv alanı. Bu yüzden mim konusundaki cevabımı acemice de olsa sunayım. Eksiklikler olursa affınıza sığınmak kaydıyle.

 

En çok etkilendiğim kitap, Ali Ural'ın "Güneşimin Önünden Çekil" isimli deneme kitabıdır. Birbirlerinden bağımsız bölümler halinde kaleme alınmış bu yazılar, akıcı üslubuyla güzel bir okuma tadı veriyor. Seçilen konular, insanoğlunun pek farkında olamadığı değerler hakkında. Dünya tarihinde etkili izler bırakmış olan filozof, yazar, şair, bilim adamı ve siyasetçilerin söz ve düşünceleri üzerinden, manevi ve insani değerlerin önemi konu edilmiş. O kadar ki, kitabı okuma süresince, maddi menfaatlerin gözden düştüğü hissini kuvvetle algılıyor, benimsiyorsunuz...

 

Bu konuda söyleyebileceklerim kısaca böyle. Benim mimleyeceğim arkadaş, Şaban Cuman olsun mümkünse. Aynı konu hakkında, akışı devam ettirelim isterseniz.  


Selam ile...

 

Hasan Parlak  

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

YAHYA KEMAL BEYATLI

8/3/2009

İbrahim Naci Bey, eve ait bir Kur’ân-ı Kerim’in başına şu notu yazmış: “Mahdumum Ahmet Agâh’ın dünyaya geldiği tarihtir. 14 Seferü’l-hayr 1302, 20 Teşrinisani 1300 Salı günü, saat on bir buçuk raddelerinde”. Miladi olarak 2 Aralık 1884′e karşılık gelen bu zaman dilimi, Yahya Kemal’i kazanışımızın ilk hatırası olarak edebiyat ve düşünce tarihimizde yerini almıştır.

Şairimizin doğum yeri olan Üsküp, Miladi 1392 senesinde Osmanlı topraklarına katılmış. Yıldırım Beyazıt tarafından fethedilen küçük bir kaleyle başlayan süreç, aynı padişah eliyle bu şehrin kuruluş safhası olarak devam ettirilmiş, sonraki yıllarda, II. Murat tarafından daha büyütülmüş… Çok erken yaşta ayrılmak durumunda kaldığı bu şehir, onun ruh ve fikir dünyasında önemli yer tutan iki temel unsurdan biridir. Yahya Kemal’in hem bu ilk vatanı ve hem de çok sevdiği annesi Nakiye hanım, yazdığı hatıralarında bütün unutulmazlığıyla dile getirilmiş. Üsküp’de teneffüs ettiği manevi havayı, hatıratının kısa bir bölümünden, kendi anlatışıyla aktaralım;

“O yaşlarımda ben, Üsküp minarelerinden yükselen ezan seslerini duyarak, içim bu seslerle dolarak yetişiyordum. Minarelerde ezan başladığı zaman evimizde ruhanî bir sessizlik olurdu. Galiba Üsküp’ün sokaklarında da böyle bir rüzgâr dolaşır, bütün şehri bir mabet sükûnu kaplardı. Yalnız ezan sesleri duyulurdu. Annemin dudakları ism-i celâlle kımıldardı. 1300 sene evvel, Hazret-i Muhammed’in Bilâl-i Habeşî’den dinlediği ezan, asırlarca sonra, bizim semamızda hem dinî hem millî bir musiki olmuştu. O anda semamızın mağfiret âleminden gelen ledünnî bir sesle dolduğunu hissederdim.” (1)

Annesinden bahis açtığı bölümlerde ise, inançla daha bir durulaşıp güzelleşmiş nurani bir çehre gelir gözlerimizin önüne. Bütün şefkatine rağmen, bir disiplinli öğretmen etkisi bırakmıştır oğlunun üzerinde.

“Lâkin benim hem dinî hem millî terbiyem üzerinde daha şiddetle müessir olan, annemdir. Annem çok Müslüman bir kadındı. Muhammediye okur, bana Kur’ân öğretirdi.”

Annem, Yazıcızade’yi, sabah namazlarını kıldıktan sonra okurdu. Beyaz başörtüsü ile elindeki kitaba imanla eğilişini hâlâ görür gibiyim. Çok yerlerini anlamadığım hâlde, annemin yüksek sesle ve makamla okuyuşundan dinlediğim Muhammediyye‘nin o mısraları bana bizim öz maceramız, evimizin, mahallemizin, Üsküb’ün ve müphem surette bütün milletimizin dünya ve ahiret macerası gibi gelirdi. Daha o yaşta Yazıcızade Mehmed Efendi’nin Türklükle İslâmlığı yoğuran, millî, İslâmî harsını benliğimde hissetmeye başlamıştım.” (1)

Şairimizin karakter ve inanç dünyasını oluşturan bu asil duygular, sanat ve fikir evrenimize armağan ettiği abide şiirlerde benliğini bulmuştur. Böyle bir ruh halinin uyandırdığı o zengin hislenişler, soylu seslenişlere dönmüş; şiirin görkemli burçlarına emanet edilmiş bir “ses bayrağı” olarak, dalgalanışını hep sürdürmüştür. İsmiyle özdeşleşmiş düşünce yapısı ve o zengin, sıcak, ahenkli üslubu, günümüzde de değerini korumaktadır. Şiir ya da nesir olsun, bütün eserlerinde öne çıkan husus, edebi kaygı ve titizliğidir. Kullanacağı bir kelime için yıllarını sabır ve arayış içinde geçirecek kadar sanatına saygılı bir edebiyat üstadıdır. Fikirlerini dile getirişinde, bir ideologun resmiyeti ve dayatmacı tavrı yoktur. O harikulade söyleyişiyle, okurunu yormadan ve huzur veren bir rahatlıkla düşüncelerini sunar. Eserlerinin tema’sı, öylesine zengin bir kaynaktan beslenirki, okurlarını o derece etkilemesinin sebebi de bu olsa gerektir. Onun şiirlerinde; aşk, mimari, musiki, tarih ve inancın mistik atmosferi, zaman içinde zaman açılımı, bir ihtişamlı rüya halinde gözlerimize, gönüllerimize ulaşır.

Yahya Kemal hakkında; edebiyat eleştirmenleri, yazar ve şairler tarafından yazılmış birçok makale ve değerlendirmeler vardır. Ama bunlar içinde kanaatimce en anlamlı olanı Nurullah Ataç tarafından yazılanlardır. Edebiyat’a “gökçeyazın”, şiire “yır”, sanata “dörüt” diyen Ataç, o dönemin en etkili ve çekinilen kalemlerindendir. Özgün duruşundan taviz vermeyen Yahya Kemal hakkında Ataç’ın bir yazısı vardır. Her satırında, ona duyduğu içten sevgi, samimi hayranlık ve katıksız saygı, bir haz duygusuyla okutur kendini. Şöyle yazmış o günlerle ilgili: (1)

Yahya Kemal’i iki yıldır görmemiştim. Geçen akşam Ankara’da olduğunu öğrenince sevindim, sanki bir ışık doğdu içimde. Ne hoştur onun konuşması! Yalnız şiirle değil, ahbap, dost oturmalarındaki konuşmanın da üstadıdır. Başkalarına pek söz bırakmaz, bıraksa da: “Üzme kendini, beceremiyorsun!” der gibi dalgın dalgın bir dinleyişi vardır. Olsun; kendisi öyle güzel söyler ki siz, dinlenilmemenin onurunuzda açtığı yarayı unutur, o sözler onun değil de sizin ağzınızdan çıkıyormuş gibi bir keyif duyarsınız.”

Yürekten hissettiği kuşku götürmez bir ruh hali, şu sözlerle en etkin ifadesini bulmuş:

Gelecek yüzyılın insanlarını kıskanıyorum: İçlerinde şiiri sevenler Yahya Kemal’in eserini tam olarak okuyacak, güzelliklerini, değerini bizden daha iyi anlayacaklar; hayranlıkları bizimkinden belki hem daha büyük, hem de daha berrak olacak… Biraz da acıyorum onlara: Şair Yahya Kemal’i bizim konuşmalarıyla tanıdığımız insan Yahya Kemal’i bilemeyecekler.”

Ataç, Yahya Kemal’in edebiyatımıza kazandırdıklarını şu değerli tespitlerle istifademize sunmuş:

Yahya Kemal, bugün yaşayan şairlerimizin en büyüğüdür demek yetmez. Öyle büyük şairler vardır ki, anlamasanız, sevmeseniz de olur; onların yanında değerlerini sezemeyen, görmeyip haksızlık eden başka büyük şairler de bulunabilir. Yahya Kemal öyle değildir. Zamanımız Türk şiirinin merkezi olmuştur. Bugün aruzla, hece vezni ile serbest nazımla ne yazılıyorsa bir yandan ona bağlanır; onun kabul etmediği bazı yenilikler bile bir bakıma gene ondan doğmuştur. Yahya Kemal’i sevmeyenler, beğenmeyenler vardır; ama dikkat edin, onu anlamayanlar, ona düşman olanlar da gene ona benzemeye çalışırlar.

Onun sözlerini, hikâyelerini biz anlatmaya kalktık mı, onlar bozuluyor demiştim; O sözler, o hikâyeler ancak onun ağzına yakışıyor. Ancak onun ağzında canlı oluyor. Şiiri de sözü gibi; ancak kendisi söylediği zaman güzel oluyor, gerçekten şiir oluyor; başkaları onun gibi yazmaya kalkınca hiçbir şeye varamıyorlar.

Yahya Kemal’in bugünkü şiirimize vurduğu damgayı, onun asıl yaratıcı etkisini, onun gibi yazmaya özenmeyenlerin, onun mısraını kendilerine örnek edinmeğe kalkmayanların yazdıklarında aramalıdır.”

Bazen, yıllar öncesi okumuş olduğum edebiyat dergilerini düşünür, hatıralarımdaki silik izlerini belirginleştirmeye, etkilerini tazelemeye çalışırım. Bütün değişik isimleri ve basılmış sayılarının eksiksiz mevcutlarıyla yine kütüphanemin raflarında, çalışma masamda bulunmalarından mutluluk duyarım. Yokluklarının hasretini hisseder, varlıklarını can-ı gönülden arzularım. Solgun renkli saman kâğıdı sayfalarıyla parmaklarıma şefkat dokunuşları konduran; o sessiz, beklentisiz dostlarımı hep özlemle hatırlarım.

Orada, çevirdiğiniz yapraklar arasında tesadüf ettiğiniz bir değerli şair, göz göze geldiğiniz güzel bir şiiriyle sizi içtenlikle selamlamaktadır çünkü. Bir başka sevindirici buluşmanın, hangi farklı dergi sayısında olacağına ve kimin edebi dünyasında ağırlanacağınıza dair duyduğunuz merak hissi, yeni farkına vardığınız nice duygularınıza heyecan ve anlam katar… Yahya Kemal Beyatlı’nın çağdaşı olan şiir ve edebiyatseverler, değerli şairimiz hayattayken bu durumu bütün tadıyla yaşadılar. Çünkü yaşamında kitaplaşmayan şiirleri, okurlarına ancak dergiler ve gazeteler aracılığıyla ulaşabildi… Basımda kullanılacak kâğıdın kalitesine varasıya kadar her ayrıntıyla titizlikle ilgilenmişti oysa. Ne yazık ki “Kendi Gök Kubbemiz” adıyla çıkacak kitabını göremeden aramızdan ayrıldı.

Onu kaybedişimizden yıllar sonra bu konuyu irdeleyen bir söyleşi yayımlanmış 9 Şubat 1961 tarihli Hayat dergisinde. (2) Sara Korle’nin bir röportajında şunlar konuşulmuş;

“Fuad Bayramoğlu’na sordum:
-Yahya Kemal’in eserleri kitap halinde toplanmadı. Siz kendisinin yakını idiniz. Bu hususta teşvik etmediniz mi?
-Yalnız ben değil, birçok dostları bu hususta onu zorladık, fakat kendisi daima ideal güzellik peşinde olduğu için bir türlü şiirlerini toparlayıp bastıramadı.”

Sonra; başka kaynaktan, bir cümle içinde okuyup haberdar olabildiğimiz, altın bir şansın kaçırılış hikâyesi. Türk edebiyatı için bir hüzün anısı.

Bir vakitler Türkiye’de İsveç sefiri olarak bulunan Eric von Post, Yahya Kemal’e Nobel Armağanını verdirebilmek için çok uğraştı, fakat galiba şiirlerinin tümü neşredilmemiş olduğu için bunu yapamadı.”

(1) Yahya Kemal Enstitüsü Yayınları

(2) Ruşen Ergün (Yazımhane Edebiyat sitesi)

Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

GECENİN SONU

30/1/2009


                                                          

İnsan olmanın temelini oluşturan değerlerden olduğu halde, gönüllerde yitmiş gibi duran vicdanın sesi, R.Tayyip Erdoğan’ın sözlerinde nihayet yankısını buldu. Resmi kınamaların zayıf etkisini, haksızlığa isyan ciddiyetiyle telafi etti Türkiye. Filistin halkının acı gerçeğini, içi yanan bir insan duyarlılığıyla dünyanın önüne bir kez daha koydu. Mazlumun yanında olup haklıyı savunmakla, görmezden gelinen adaleti hatırlattı. Çaresizliğin yakıcı sızısını bir nebze de olsa, zulmü lanetleme onuruyla hafifletti.

 

Davos’un resmi zemininde tarihe geçen bu haklı tepki, bazı medya ve siyasi çevreler tarafından /beklenildiği gibi/ diplomasi ölçeğinin hassas terazilerinde tartılıp, fevri bir davranış olarak kamuoyuna yansıtıldı. Kendisinden özür dilenilen başbakanımızı, af dilemesi gereken bir suçlu konumunda göstermeye yeltendiler bazı muhalif yazarlar. Malum bir siyasi parti sözcüsünün, Filistinlilerin yanındaymış gibi görünen kendi pankartlarının inanılırlığını sorgulatacak tavır alışlarını gördü milletimiz. Erdoğan’ın sözleri karşısında son derece rahatsız tavırlarını saklayamayan Perez gibi hop oturup hop kalktılar kimileri. Ama mazlumun ahı ve masumun kanı, yalan savunmaların karanlık örtüsüyle gizlenemeyecek artık.

 

Medeniyet ve insan hakları(!) savunuculuğunu kimseye bırakmayan batılı devletlere, hatırlatılacak önemli şeyler var! Ellerindeki silahlarla ölüm kusan bu güç sarhoşu azgınlar, Beyrut kasabı namıyla anılan liderlerinin sonunu görmediler mi? Onu, kundaktaki bir bebeğe bile zarar veremeyecek acziyete düşüren ilahi kudreti hiç düşünmezler mi? İlahi kanunların sarsılmaz istikrarını hiçbir teknolojinin aksatamayacağını, zulmün ebedi olarak süremeyeceğini ne zaman anlayacaklar?

 

Türkiye tarafından bir asil hareket başlatılmıştır. Mazlum Filistin’e bu destek çok büyük bir moral kazandırmıştır. Cesaretin ve inancın, ona sahip olanları ne kadar saygın bir yere getirdiğini, görmek zor olmasa gerektir. Hakk’ın yardımı ancak mazlumun yanında olan iman sahibi kimselerle olacaktır.

 

Karanlığın en koyu olduğu vakit, şafağın en yakın olduğu vakittir. 

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı