Sana bu mektubu yazan genç bir şair değil artık. Ama kendini gençken de şair olarak çok genç hissetmedi. Genç bir şairim diye düşünmedi. Tersine, hep ne kadar “geç” kaldığını düşündü. 22 yaşında olduğu bir gün bir deftere “Korkunç, 22 yaşındayım!” diye yazdığını anımsıyor. 22 yaşında olmak korkunçtur gerçekten de. Var oluşunuzla hesaplaşma yaşınızdır. Kendinizi kandıran biri değilseniz, ne olup ne olmadığınız ve ne olup olamayacağınız o yaşta az çok bellidir artık. Otuzlu yaşlar ve sonrası uçurum gibi açılmaktadır önünüzde. Yirmili yaşlardan, acıyla, hüzünle, sevinçle, kederle, umutla, umutsuzlukla, birbirini izleyen avarelik ve çalışma krizleriyle geçmektesinizdir. Şimdi o yaşlarımın çok uzağındayım. Onları özlüyor muyum? Hem evet, hem hayır. Evet, çünkü güzeldiler. Hayır, çünkü yaşanıp bittiler. Geçmişi hep özledim, geleceği hayal ettim, fakat en çok şimdiki zamanda olmayı önemsedim. Hangi yaşta olursanız olun, asl’olan şimdiki zamandır. Şimdiki zaman…Şu an… Elle tutulurcasına somut , dokunduğunuz, kokladığınız, tattığınız… İrkildiğiniz ya da, tedirgin olduğunuz. Her şeyiyle “şimdi” olan zaman. Şiir bence şimdiki zamanda bir kazıyla ortaya çıkar. Şiir şimdiki zamanın çocuğudur. Şimdiki zamanda özlenen geçmiş bile, ona şimdiki zamandan bakışın sonucudur. Şimdiki zamanı ertelemeyin. Onu ne geçmişle değişin, ne geleceğe erteleyin. Hiçbiri şimdiki zamanın yerini tutamaz. Onu algılamaya, duyumsamaya, kavramaya, onda derinleşmeye çalışın. Şiirinizin kalıcı olması, bu şiire şimdiki zamanın ritmini, temposunu, akışkanlığını geçirebilme başarınıza bağlıdır. Geçmekte olan zamanı, azgın bir kısrağı, bir küheylanı, yelelerinden tutup zapt eder gibi durdurmak gereksinimini duydunuz mu? Zamanla bir sorununuz var mı? Yaşamın geçiciliği sizi acıtıyor mu? Bu ve benzer sorulara yanıtlarınız evetse, şairsiniz demektir. Sözcükler eskir; en parlak benzetmeler, mecazlar parlaklığını yitirir, değersizleşir. Fakat yaşanmakta ve geçmekte olan zamanın ritmini şiirinizin sesine işleyebilmişseniz, o şiir günün modası söz sanatlarından, süsten, parıltıdan, gösterişten yoksunsa bile, kalıcıdır. Hatta onlardan ne kadar arınıksa, o kadar kalıcıdır. Şiirin bir sanat olarak öğelerinden biri değil sözünü ettiğim. Ses dediğim bu şey dışsal bir uyum öğesi değil. O tıpkı akmakta olan zamanın kendisi gibi kaygan, akışkan, devingen; ele geçmesi, tanımlanması güç bir şeydir. Şiir dediğimiz şeyin kendisidir. Nice epopeler yitip gider. Ciltler dolusu şiirdeki sayısız benzetme, mecaz, söz söyleme hünerinin bin bir çeşidi, gün gelir moda olmaktan çıkar, çekiliğini yitirir.. Buna karşılık, içtenlikle söylenmiş bir çift sözün tınısı, yüzyıllar, bin yıllar boyu, yüreklere işleyerek yaşamını sürdürecektir. Şiir, akmakta olan zamanla bir yarıştır. Uzaysal sonsuzlukta, minicik yer kabuğunun üstündeki insanın büyüklüğü, akıp giden zamana, yaşamın geçiciliğine meydan okumaktır. Bu eşitsiz, adaletsiz savaşta, silahımız sözcüklerimizdir. Biz şairler, hangi yaşta olursak olalım, bu silahı büyük sorumlulukla kullanmak zorundayız. Zaten şairin yaşı yoktur. Şair hangi yaşta olursa olsun, aynı zamanda hem hep genç hem hep yaşlıdır. Dünyaya meydan okuyacak kadar gözü pek ve genç, o dünyanın ne kadar acısı varsa üstlenecek kadar bilge ve yaşlı. Sevgili genç şair, bu sözlerimi artık genç olmayan bir şairin öğütleri olarak alma sakın. Aynı anda şimdiki zamandaysak, hepimiz aynı yaştayız demektir… Sürekli devinen şimdiki zaman sahnesinde sana gönül rahatlığıyla yer açabilir ya da gerektiğinde aynı gönül rahatlığıyla yerimi sana bırakabilirim. Fakat bunun için, yaşam dediğimiz bu durdurulmaz akışta, onun şimdilik belki daha az bilge, ama en az senden öncekiler kadar tutkulu bir sevdalısı olduğunu; aynı zamanda da yazdıklarınla ve yazacaklarınla onunla boy ölçüşmekten, ona meydan okumaktan geri kalmayacağını kanıtlaman gerekiyor…
Bir yere ait olma ihtiyacı, insanoğlunun, yaratılıştan gelen önemli bir duygusudur.Yaşanılan çevrenin yurt edinilmesi, gelenek ve göreneklerin toplumsal hayat tarzıyla olan etkileşim ve ilişkisi, kamu düzeninin otorite ve hiyerarşik yapıya kavuşması; merkezinde toprak olan, önemli safhalardır. İnsanlığın süreduran medeniyet yolculuğunun kadim sahnesi, tarih ve istikbalinin arasındaki köprüdür toprak… Bir devletin sahip olduğu stratejik ve jeopolitik önem, topraklarının dünya üzerindeki coğrafi konumuyla yakından ilgilidir. Bir ülke ve insanları için hayati değerdeki böyle bir avantajın, o oranda ciddi gelişmelere gebe ve zıt etkilenimli iki sonucu vardır. Ya, güçlü bir iktidar yönetimiyle sahip olunabilecek ekonomik ve siyasi kazanımlar, ya da güçlü devletlerin güdümüne rıza gösteren, toprak ve doğal zenginliklerine yeterince sahip çıkıp değerlendiremeyen aciz bir topluluk hüviyetini kabulleniş.
Toprağın, birbirine yapışma özelliği gösteren parçacıklardan oluştuğu ve bu yapışma kuvvetinin kolayca yok edilemediği, bilimsel bir gerçekliktir. Terkibinde, tamamen birleşmiş olan parçacıkların da bulunduğu, bunların birbirlerinden ayrılmalarının söz konusu bile olamadığı artık bilinen bir olgudur. İnsanların, birlik tesis edip millet payesine ulaşmasının ana etkeni; sahip olduğu bu anlamlı özellikleriyle ülke toprağıdır. Ona gösterilen bağlılıktan; bağımsızlık hasleti ve onur verici kahramanlık destanları hayat bulur. Vatanın emin kucağı, bayrak gölgelerinin sadık refakatçisidir, toprak.
Hayata sarılışın ne güzel ifadesidir, kök salmak deyimi. Ağacın meyvesine, nebatatın yeşiline, yaprakların ferahlandırıcı nefesine nasıl da lazımdır, aziz toprak. Her mevsimle başkalaşan, bazen coşku, renk ve berekete, bazen de sırlı sadeliklere bürünendir… Adımlarımızın her basışına yüksünmeden destek vermesindendir engellere olan direncimiz. Hayatın en özel ve vazgeçilmez mekânları olan evlerin, ticari ve sosyal kullanıma yönelik bina ve işyerlerinin inşasına imkân veren en önemli unsur, temellerin güvenle oturtulduğu sağlam bir zemindir.
Ayaklar altına serilmişliğin bile, tevazu erdemiyle yoğrulduğunda nasıl bir asalet kuşandığı, Hazreti Mevlana’nın bir hikmetli öğüdünde ne güzel anlam bulmuştur. Susuzluktan çatlasa, güneşten kavrulsa da, yüzü daim semaya, gönlü rahmete dönüktür. Sinesine düşen her damlayı; billur pınarlara, dupduru kaynak sularına dönüştürür. Müşfik bağrında, gökyüzüne kucak açan ağaçlar büyütür. Biçimde, güzellikte, yararlılıkta farklı yaratılmış bitkiler; renk, rayiha ve şifa iksirlerini topraktan alırlar. Uçma yetenekleri dolayısıyla özgürlüğüne gıpta edilen kuşlar bile, yorgun kanatlarını dinlendirip boş kursaklarını doldurabilecekleri bir yeryüzü parçasına her zaman muhtaçtırlar. Karıncadan köstebeğe nice canlı türünün sıcak yuvası, ısırgan otundan gülfidanlarına nice bitki türlerinin asla reddedilmeden boy atabildiği cömert bir hayat alanıdır… Denizler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, toprağın eteklerine yüz sürmek, okyanuslar ne kadar derin olurlarsa olsunlar üstünde dinleneceği bir sağlam zemini minnetle kucaklamak durumundadırlar.
Her zamanki sadeliği ve şikâyetsiz teslimiyet haline alıştığımız toprağın, fay hatları denilen öfke damarları da vardır. Çapalanıp sürüldükçe, kazılıp deşildikçe güzelleşen ve bereketli hasatların müjdesini taşıyan yüzeyi, şiddetli bir deprem anında derin çatlaklarla yarıldığında, karşılaşılan durum korku, dehşet ve yok oluşun eşiğine varmaktır. Çok katlı betonarme binaların kalın kolonları, ihtişamlı sarayların mermer sütunları bile yıkılışa direnemediğinde, insanlar, o çok muhtaç oldukları sıcak yuvalarına bile bir süreliğine şüpheli ve mesafeli durur. Ama öte yandan, yeryüzünde olagelen bu depremler; yeni petrol kuyuları, doğalgaz havzaları ve kömür yatakları gibi yeraltı zenginliklerinin oluşumuna da yol açmaktadırlar... Başka bir yönüyle toprak, güvenilir bir emanetçi olmak özelliğine sahiptir. Eski medeniyetlerin silinmeye yüz tutmuş izlerini süren arkeologlar, geçmiş zaman kavimlerinin sanat ve kültür miraslarını hâlâ topraktan çıkarıp, müzelerde sergilemektedirler. İnsanoğlunun zenginlik hayalleri, toprağın karanlık derinliklerinden çıkarılan değerli madenlerin ışıltısına muhtaçtır.
İnsanların negatif enerjileri tenlerden ancak toprağa akabilir. Simsiyah yağmur bulutlarının gökyüzünü yırtan ateşten kamçıları, öfkesini sadece toprakla dindirebilir. Hayatımızı kolaylaştıran elektrikli aletlerin sinsi ve ölümcül tehdidi, yine, tesisat topraklaması güvencesiyle denetim altına alınabilmektedir.
Nüfus yoğunluğunun giderek artması, düzensiz yapılaşmanın tümüyle önüne geçilememesi, büyük kentlerin önemli sorunlarındandır. İstanbul’da da kontrolsüz büyümenin olumsuz etkisi, toprak alanların hızla azalmasına neden olmaktadır. Hayatı kolaylaştırma adına asfaltlanan, betonla kaplanan yeryüzü parçaları nefes alamaz, suyun nüfuz edişine geçit veremez duruma gelmektedirler. Yürüyen bir yetişkin ya da koşan bir çocuğun düşüşünde yaşanan sonuç, toprağın müşfik yumuşaklığı değil, donmuş çimentonun yaralayıcı etkisi olmaktadır. Toprakla bütünleşemeyen, eriyerek o harika bileşime katışamayan hiçbir madde, bilim adamlarının ittifakıyla, insana ve çevreye zararlı kabul edilmektedir. Toprakla dost olamayan hiçbir nesne, insan ve diğer canlılarla da olamamıştır.
Gurbet olgusu, insanoğlunun duygusal yanını toprakla ilintilendiren önemli bir hayat gerçeğidir. Özünde kavuşma özlemi taşıyan sıla hasreti, vatanına vardığında toprağı öpen insanların coşkusunda daha bir görünür olmaktadır. Hissiyatın bu derece yoğun yaşandığı bir meselede, edebiyatın yer almaması düşünülemez. Veysel’in, toprak üstüne söylediği unutulmaz şiiri; elbette göz değil, gönül nazarı hazinelerinden mısralara armağan bir şükran ifadesidir. Toprak; sevdasına nail olmakla övünç duyulan diğer sevgililere nazaran, farklı ve değerli niteliklere sahiptir. Yeryüzündeki canlılara sadece veren, alma sözcüğünün anlamına yabancılığını sürdüren âlicenap bir tarafı vardır. Âşık Veysel, dost bildiği insanlardan gördüğü ihanet ve nankörlüğe karşın; bağlılığı, cömertliği hatta kusur gizleyiciliği toprakta bulduğunu söylemiştir. Toprağın esinlediği gizemleri sezebilen bir ruh haliyle; sadece hayattayken değil, ölümünden sonra da kendisini sahiplenecek dostuna şöyle seslenmiştir.
“Her kim olursa bu sırra mazhar
Dünyaya bırakır ölmez bir eser
Gün gelir Veysel’i bağrına basar
Benim sadık yârim kara topraktır”
Orhan Şaik Gökyay, “Bu Vatan Kimin” isimli şiirinde, ölümü hiçe sayan isimsiz kahramanların sıradağlar gibi geçit vermez duruşlarını dile getirmiştir. Toprağın kara bağrı, aziz şehitlerin kutlu bir vakarla girdikleri gül bahçesine benzetilmiştir.
Yunus Emre ise “Hor Bakma Toprağa” isimli şiirinde, bağrında saklamakla şereflendiği nice peygamber ve gönül sultanlarının varlığını hatırlatmaktadır.
“Hor bakma sen toprağa
Toprakta neler yatur
Kani bunca evliya
Yüz bin peygamber yatur”
Toprağın; çekilen acılar ve katlanılamayan hüzünlerin son bulacağı yer olarak arzulanışı, hasta günlerindeki Mehmet Akif’in mısralarında, duygu yüklü bir misale kavuşmuştur.
“ Çöz de artık ömrümün kördüğüm olmuş bağını
Bana çok görme ilâhî bir avuç toprağını “
Tükenmekte olan ömrü hatırlatan bir kabir, fanilik gerçeğinin en anlamlı nişanesidir. Sonsuzluğa uğurlanmış sevgili canların, dua ve hatıralara emanet edildiği bir sırlı menzildir. Cenazesine ulaşılamamış nice insanlar vardır ki, geride kalan yakınları bir kabir ziyareti tesellisinden bile yoksundurlar. Şairimiz Yahya Kemal, “Rintlerin Akşamı” şiirinde, bilinen bir yerde bulunmanın nimetini ve kabrine gelecek sevenlerini düşünmüş olmalı ki, okurlarına bir vasiyet niteliğindeki şu mısraıyla seslenmiştir:
“Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül ”
Ülkemizde, 1960’lardan başlayıp 1970’e değin etkinliğini sürdürebilmiş bir edebiyat akımı ortaya çıkmıştır. Hayatiyetini 1950 yılından sonra Köy Enstitülerinden yetişen yazarların yayımladıkları roman ve hikâyelerden alan bu hareket, yazın tarihimizde “Köy Edebiyatı” diye adlandırılan bir mecra oluşturmuştur. Gerçekçi bir anlayışla kaleme alınmış bu tarz roman ve hikâyelerde toprak; iktidar ve imtiyazın ana kaynağı olarak bütün etkinliğiyle öne çıkarılmıştır. Şehir hayatını tanımamış ve medeniyet nimetlerine oldukça uzak kalmış yoksul insanların yaşantılarını, köylerde geçen olaylar bağlamında anlatan bu yazarlar, sosyal, ekonomik ve politik düşüncelerini ideolojik bir pencereden gösterme yolunu seçmişlerdir. Dünyada hızını arttıran sanayileşme ve teknolojik ilerlemeden, ülkemiz de yararlanmaya başladığında, sosyolojilik yapımız bu durumun neden olduğu değişimlerin etkisinden uzak kalamamıştır. Köy insanlarının kentlere yönelimi önemli bir orana yükselince, revaçta olduğu dönemlere nazaran, “Köy Edebiyatı” gördüğü ilgiyi yitiren, üzerinde artık ürün verilmeyen atıl bir alana dönüşmüştür.
Toprağın adı anıldığı, varlığı düşünüldüğünde, akla hemen geliveren 3 kadim dostu vardır. Su, hava, ateş adlarıyla bilinir, birbirlerinden ve topraktan asla ayrı tutulamazlar. Ama ilginç bir gerçek şudur ki; bu üç önemli unsurun ikisi, toprağa karşı gizli bir kıskançlık, hatta düşman bir tavrın içindedirler… Sellerin akışındaki boz bulanıklık; sürüklenmeye direnemeyen toprakların boyun eğişi, çaresiz teslimiyetindendir. Havanın şiddetli rüzgârlara her kapı aralayışı, esip savuracağı topraklar için kötü bir haber niteliğindedir. Erozyon diye adlandırılan bir sinsi felaketin ana etkenleri bu dost görünen su ve rüzgâr ikilisidir.
Üçüncü sırada bahsine yer vereceğimiz gerçek dost; ateştir.Henüz hamur kıvamında ve özenle şekillendirilmiş bir halde olan seramik ve çömlekçilik gibi toprak sanatı ürünleri; dayanıklı ve kullanılabilir hale gelmelerini, ateşe borçludurlar. Toprakta yetişen sebzeler, yine topraktan yapılma çömlekte, en doğal lezzetiyle pişer. O nefis ve besleyici yemekler, porselen tabaklarda pürüzsüz bir estetik ve pırıltılı bir temizliğin kucağında sunulur. Duvarların ve zeminlerin en güzel süsleyicileri; renk, desen ve ışıltının harman olduğu çiniler, seramikler ve fayansların hepsi yine topraktan doğup, hayatımıza karışırlar.
Kuruyup çoraklaşmış bir toprağın çatlak yüzeyi, yaşlı bir insanın buruşmuş teniyle nasıl da yakın bir benzerlik taşır. Özellikleri itibariyle farklı renkleri olan toprak türleri, değişik insan ırklarının hatırlatıcısı gibidirler. O kadar bizden, o kadar bizimledir toprak…
Çevresine ilgisiz, dalgın ve iyicene huzursuz bir havadaydı.
Farkında olmadan başını iki yana sallayıp hayıflanışını açığa veriyor, arada, elini çenesine götürüp götürüp düşünüyordu.
Dayandığı ağaca biraz daha ağırlığını vermiş, bakışları bir noktaya toplanmıştı.
Ancak,
"Aklım almıyor böyle bir şeyi" dediğinde dudakları kıpırdadı.
Gözleri saplandığı yerden kurtuldu.
Vücudu, ağaçtan aldığı desteğe artık ihtiyaç duymaz oldu.
Ama bu kez de, kabaran bir öfkenin etkisi, iyiden iyiye benliğini sarmıştı.
"Sersem, ha, sersem demek!" dedi, acı bir gülümsemeyle. "Sen, önce dostunu düşmanını ayıracak kadar bir zekâ düzeyine yükselmiş misin, ona bak! "Sersemin dik alası, sen, önce kendine bak!"
Bu, bir sesli düşünmeydi ve sonuç, yıldırım hızıyla geliverdi. Az ötesinde dikilen iri bir adam, gazetesinden başını kaldırıp, garipseyen bakışlarını ona dikti. Delikanlı, bu beklenmeyen gerçeğin etkisiyle birden kendine gelmişti ama zaman, artık oyalanacak zaman değildi. Davrandı.
Beraberinde kızgın düşünceleri, apar topar uzaklaştı.
Olan olmuş, öfkenin verdiği sıkıntının yanına bir de mahcubiyet cefası eklenmişti.
Aylık düşünce ve edebiyat dergisi Temrin, Ağustos sayısında da yeni kalemleri ustalarla buluşturmaya devam ediyor.
Haziran sayısından bu yana şiirin ağırlığının hissedildiği dergi, Ağustos sayısında da yeni şairlere yer veriyor. Nurettin Durman, Yusuf Özkan Özburun, Berat Demirci gibi tanıdık isimlerin yanı sıra dergide yer alan diğer şairler şunlar: Leyla N. Karaca, Kâmil Çağlar Aksu, Mehmet Akdağ, Tevfik Hatipoğlu, Kambaraali Bobulov ve Kenan Mermer. Ebu Sakhr El- Hüzelî isimli Arap şairinin bir tek mısraından oluşan şiiri de Celalettin Divlekci'nin titiz tercümesiyle dergide yer alıyor. Prof. Dr. Alimcan İnayet'in, Çinlilerin zulmünü konu alan draması, tarihe not düşme bakımından önemli. Ömer İnce, İstiklal Marşı'nı tahlil etti. Tahsin Yıldırım, Ziya Osman Saba'da ölüm temasını inceliyor. Hasan Parlak, Tarık Buğra'nın önemli notlarını okurla paylaşıyor. Nevzat Canan ve Mükrime Dilekçi'nin öykülerine bu sayıda Adalı Ego, Erhan Kolak ve Arzu Sevinç eşlik ediyor. Bu sayının deneme yazıları tanıdık isimlere ait: Şeref Yılmaz, Nazan Özen, Hatice Eğilmez Kaya ve Tülay Berberoğlu. Necdet Karasevda, İskender Pala'nın yeni romanı Katre-i Matem'i tahlil etmiş. Bu sayının röportajını Zekiye Özçelik, Hattat Süleyman Berk ile gerçekleştirmiş. Reyhane Gümüş'e ait gezi yazısı, Caf Caf isimli derginin tanıtımı, edebiyat ve sanat haberleri ile dergi okurlarına ulaştı.
Döşenişine usta emeği karışmış özel taşlar, ilk zamanki renk ve albenilerinden soyunmuş, mat bir sadeliğe bürünmüşler. Toz zerrelerini bir allık gibi sürünmüş zeminde, nice yorgun adımların izleri saklı. Rengi atmış asfalt, kaldırımın kıyısında bir nehir yatağı gibi uzayıp gitmekte. Yol genişliğince durmaksızın akan arabaların alt perdeden biteviye homurdanan motorları. Egzoz oluklarından boşalan sinsi, kirli soluklar...
Durak kabininin koyu renkli şeffaf tavanı, altında bekleyen insanları bu yakıcı haziran güneşinden koruyamıyor. Hafif perdelenip biraz koyulaşsa da, hararetli ışınlar oturanları ve ayakta bekleyenleri bunaltacak derecede… Oradakilerden bir delikanlı, duraktan ayrılıp daha ileriye, kaldırımın asfalta bitiştiği yere doğru ilerliyor. Sağ tarafında yol, sol tarafında ise yan yana uzayıp giden, ticari hayatın yoğun, karmaşık, bunaltıcı nabzını dışarıdan hissettirmeyen bir ketumlukla içlerine kapanmış iş hanları, banka şubesi ve dükkânlar var. Yol kenarında belli aralıklarla dikilmiş ağaçlar sıralı. Hepsi aynı cinsten ince ve düzgün gövdeli, koyu ve sert yapraklılar. Dallarının gelişimi yanlara değil, yukarıya doğru dar bir kavisle açılmakta. Delikanlı, konumunu bu duruma ayarlayıp, dar bir alana serpilen gölgeye sığınıyor…
Buraya gelişinin üstünden on dakika kadar bir süre geçmişti ki, altında durduğu ağaç gövdesinin öbür yanında yaşlı bir adam peyda oluverdi. Oraya daha ilk varışında başı yukarılarda, bir şeyler araştırmaktaydı. Kalın camlı gözlüklerinin arkasından, ufalmış görünen gözleriyle çok dikkatli bakıyor, aralanan ağzının üst damağında bebeklerinkini andıran, eriyip küçülmüş tek bir diş, dikkat çekiyordu. Onun bu halini sevimli bulmakla beraber, delikanlı, bu ısrarlı arayışın ne olduğunu merak etmiyor da değildi. Kendisi de biraz baktı. Ama sık yaprakların neyi gizlediğini göremiyordu. Adam, her ne kadar dikkat etmemiş görünse de, delikanlının da bu durumla ilgilendiğinin farkındaydı. Ağacın altına doğru biraz daha sokuldu. Belli ki, tasarladığı eyleme, onu da katmaya niyetlenmişti. Zaten fazla da beklemedi. Eliyle işaret ederek,
“Delikanlı, şu dalı aşağıya çekebilir misin? “
İstenmesi kolay, yapması zor bir şeydi. Kastedilen dal, kolay erişilebilecek yerde değildi. Görünüşe göre, aranan şey daha da üstlerde olmalıydı.
“Hangisi? Bu mu?”
“Hayır, değil. Onun üstündeki”
Delikanlı, ancak ayak parmaklarının ucunda yükselerek parmak uçlarıyla dokunabildiği dalı, yaptığı ataklarla yakalamaya çalışıyordu. Karın, göğüs ve koltuk altı adaleleri zorlanıp, son hadde kadar geriliyordu. İkinci ve üçüncü denemesinden de bir sonuç alamadı. Ancak dördüncüsünde, başarılı olabildi. O anı bekleyen adam, hemen bu dalı kavrayarak aşağı doğru çekiverdi.
Delikanlı telaşla,
“Aman amca, dal kırılmasın!”
Adam yatıştırıcı bir ses tonuyla teminat verdi,
“Yok, abi, kırar mıyım hiç”
Az sonra, sık yaprakların arasında gizlenmiş şeye artık ulaşmıştı.
“İşte, burada”
Delikanlı, iyice eğdirilmiş dalın ucunda, geniş taç yaprakları açık sarıyla bezenmiş çiçeği ancak o an görebildi. Henüz açılmaya duran zarif bir nilüfer gibiydi. Onun biraz ötesinde bir diğeri, daha açılmamış iri bir laleye benzemekteydi. Adam, ilk uzandığı çiçeği koparıp aldı. Bıraktığı dal, bir yay refleksiyle eski yerine savruldu.
Adam, amacına ulaşmanın huzuruna ermişti. Yardımcılığını yapan gence, çiçeği göstererek memnun bir edayla,
“Odaya koyacağım. İçeriyi güzel kokutacak” dedi.
Delikanlı, bu çiçeğin nasıl koktuğunu merak etmişti. Adamın eline doğru yüzünü yaklaştırıyordu ki, o, kıskanç bir aşığın sakınışıyla çiçeği ondan uzaklaştırarak,
“Koklayınca soluyor, abi” dedi.
Delikanlı, anlam veremediği bu davranış karşısında, biraz afallamıştı.
Yaşlı adam ise, kaşla göz arasında, kendisi için en uygun şeyi yapıp, oradan aceleyle sıvışıverdi.
Kısa ama zorlu bir uğraşının yorgunluk ve hafif sızılarıyla bir başına kaldığında, dal ve yapraklara bu kez, daha dikkatle baktı. Güneş ışığı huzmesinin sızdığı küçücük bir aralıktan, ucunu uzatmış başka bir çiçek daha gördü. Sanki sır perdesi onun için artık aralanmıştı. Daha başkaları da, açılmış ya da gonca halleriyle hayat serüvenlerini sürdürürken artık gizlenmeyecekler gibi geldi ona.
Yine de içinde bir boşluk…
“Keşke” diye mırıldandı,
“Keşke o adama, bu ağacın adını sormayı akıl edebilseydim”
1952 yılı Şanlıurfa doğumluyum.Edebiyat ve Türk Sanat Müziği -yapabildiğimce- uğraştığım sanat dallarıdır. Hayallerimin iç dünyama yansımalarını elden geldiğince ve olanca renkliliğiyle siz ziyaretçi dostlarıma aktarmak dileğiyle bu sayfada olacağım sağlığım elverdiği müddetçe inşallah.