SERSEM
16/10/2009 ·
Çevresine ilgisiz, dalgın ve iyicene huzursuz bir havadaydı.
Farkında olmadan başını iki yana sallayıp hayıflanışını açığa veriyor, arada, elini çenesine götürüp götürüp düşünüyordu.
Dayandığı ağaca biraz daha ağırlığını vermiş, bakışları bir noktaya toplanmıştı.
Ancak,
"Aklım almıyor böyle bir şeyi" dediğinde dudakları kıpırdadı.
Gözleri saplandığı yerden kurtuldu.
Vücudu, ağaçtan aldığı desteğe artık ihtiyaç duymaz oldu.
Ama bu kez de, kabaran bir öfkenin etkisi, iyiden iyiye benliğini sarmıştı.
"Sersem, ha, sersem demek!" dedi, acı bir gülümsemeyle. "Sen, önce dostunu düşmanını ayıracak kadar bir zekâ düzeyine yükselmiş misin, ona bak! "Sersemin dik alası, sen, önce kendine bak!"
Bu, bir sesli düşünmeydi ve sonuç, yıldırım hızıyla geliverdi. Az ötesinde dikilen iri bir adam, gazetesinden başını kaldırıp, garipseyen bakışlarını ona dikti. Delikanlı, bu beklenmeyen gerçeğin etkisiyle birden kendine gelmişti ama zaman, artık oyalanacak zaman değildi. Davrandı.
Beraberinde kızgın düşünceleri, apar topar uzaklaştı.
Olan olmuş, öfkenin verdiği sıkıntının yanına bir de mahcubiyet cefası eklenmişti.